TİBET’TE YEDİ YIL

Duygu Tiryaki tarafından tarihinde yayınlandı

“Sence bir gün insanlar sinema perdesinde Tibet’i izleyip, bize ne olduğunu merak eder mi?” (Dalay Lama)

90’lı yılların sımsıcak bir filmi olan Tibet’te Yedi Yıl filmi, Avusturyalı dağcı ve gezgin Heinrich Harrer’ın Tibet’te geçirdiği yedi yılını anlattığı aynı adlı kitabından yola çıkılarak hazırlanmıştır. Belki de birçoğunuzun yeterince tanımadığı Tibet; Çin’in doğusunda, etrafı yüksek dağlarla çevrili, dışa kapalı bir ülkedir. Önceleri bağımsız bir devlet iken 1950 yıında Çin’in ilhak etmesi sonucunda Çin’e bağlı özerk bir devlet haline gelmiştir. Ayrıca dünyanın en yüksek yerleşimine sahip olduğu için “Dünya’nın Çatısı” olarak adlandırılır.

Gelelim filmimizin konusuna, filmin ana karakteri Henrich Harrer’ı Brad Pitt’in canlandırdığı bu filmde, Heinrich ve ekibi Naziler adına İngiliz yönetimi altında olan Hindistan’daki Nanga Parbat’ın zirvesine çıkmak isterler. Dört aylığına yapılacak olan bu seyahet için daha evvelden istasyona gelen gazeteciler ve Nazi askerleri tarafından yoğun ilgiyle uğurlanırlar. Burada göze çarpan durum ise Heinrich’in karısı, eşinin seyahati için oldukça üzgün olmasına karşın Heinrich’in eşine karşı tavrı oldukça soğuk ve umursamaz bir tutumda olması dikkat çekiyor. Bu tutumuyla aslında ülkesinden ve eşinden biraz uzaklaşmak istediği hissini veriyor.

1939 sonbaharında, Heinrich ve arkadaşı Peter ile Himalayalar’ın en yüksek tepelerinden birisi olan Nanga Pharbat’a çıkmak için yola koyulurlar. Ancak elverişsiz hava koşulları ve çığ tehlikesi onları engeller. Bu esnada 2. Dünya Savaşı çıkar. Dağcılar kamp yerlerine dönerken, İngiliz askerleri tarafından yakalanıp esir kampına götürülürler. Kamptayken eşinden bir mektup alan Heinrich, mektupta bir oğlunun olduğunu öğrenir. Bu haber normal şartlarda Heinric’in çok sıradan karşılayacağı bir durum iken, belirli bir süre zor koşullarda uzakta kalmanın etkisiyle olsa gerek aslında hiç istemediği çocuğuna karşı bir sevginin başlangıcıdır. Mektupta aldığı bir diğer haber ise, eşinin Heinrich’in arkadaşıyla mutlu bir ilişkisi olduğunu ve sonuç olarak da Heinrich’ten boşanmak istediğidir. Heinrich’in her ne kadar umursamaz bir kişiliği olsa da tabii olarak ihanete uğramanın acısıyla sarsılır, içine kapanır. Kampın sonu yoktu.. Eli kolu bağlı bir şekilde esir hayatını sürdürmek istemiyordu, böylece kamptan kaçma girişimlerine başlar.

Başarısızlıkla sonuçlanan birkaç kaçma girişiminin ardından, Harrer ve Peter en sonunda Hindistan’ın dağlarından geçip Tibet’e kaçmayı başarır. Yol boyunca çeşitli zorluklarla karşılaşan bu iki adam sonunda kutsal şehir Lhasa’ya varır. Lhasa halkı ilk başta Harrer ve arkadaşını yabancı oldukları için yadırgasa da kısa sürede aralarına kabul eder. Bu süre zarfında başarılı bir terzi olan Pema’yla tanışırlar. Pema’nın güzelliği bu iki arkadaşında dikkatini çeker. Pema’yla kısa sürede arkadaş olup birlikte vakit geçirirler. Hatta Henrich ve Peter Pema için kendi aralarında tatlı bir rekabete bile girerler. Birçok filmde gördüğümüz klişeleşmiş senaryonun aksine Pema’yla Heinrich değil de Peter evlenir ve mutlu bir evlilik sürdürürler.

Peter ve Pema’nın evliliğinden sonra ilk kez ziyarete gelen Heinrich’le Pema’nın arasında geçen manidar bir konuşmayı aktarmak isterim.
Heinrich : (kendisine ait fotoğrafları gösterir) Şuna bak, hadi bak… Bu ilk zirveme tırmandığım zaman çekilmişti. Bu; olimpiyatlarda, altın madalya. Çok önemli değil… basit.
Pema : Öyleyse bu, bizim medeniyetimizle sizinki arasındaki önemli farklardan bir diğeri. Siz hayatınızın her aşamasında zirveye tırmanmayı başaran insana saygı duyuyorsunuz. Ama biz kendi egolarını terk edebilen insana saygı duyarız. Çoğu Tibet’li böyle bir insana kendi hayatını emanet etmez.
Bu konuşmada anlaşıldığı üzere ana karakterimiz Heinrich övünmekten hoşlanan, egosu yüksek biri olduğu anlaşılıyor.

Daha sonra Heinrich Tibet’in kutsal lideri sayılan daha 11 yaşında olan Dalay Lama’yla tanışır. Heinrich, Dalay Lama’ya isteği doğrultusunda ingilizce, coğrafya dersleri verip genç lidere Batı’yı anlatır. Zamanla bu ikilinin ilişkisi baba oğul derecesinde yakınlık hatta güçlü bir dostluğa dönüşür ve Heinrich Dalay Lama ile dostluğu sayesinde hayata ilişkin ileri bir bilinç kazanır, olgunlaşır. Filmin en etkili bölümleri bu iki aykırı insan arasındaki sohbetler ve Heinrich’in Tibetlilerden öğrendiği hayat dersleri… Örneğin sinema salonu inşa edilirken çalışanların kazdıkları topraktan çıkan solucanları incitmeden alıp başka bir yere götürmelerine çok şaşırıyor. Zamanla Budist olan Tibet halkının tüm hayatın tek bir bütün olduğuna inandıklarını ve bu yüzden hiçbir canlıya zarar vermemeye çalıştıklarını öğreniyor.

Tibet, 1950 yılında 2. Dünya Savaşı’nında etkisiyle Çin’in saldırısına uğrar. Bu saldırıya karşı Tibetliler, milli kimliklerinde var olan şiddete karşı, barışçıl tutumlarının yanısıra Çin’le savaşacak kadar güçlü bir devlet olmadığı için barış talep ettiler. Hatta filmde şöyle bir konuşma geçer: “Eğer savaşacak kadar güçlü değilsen, düşmanını kucaklamalısın. Her iki kolu da sana sarılı iken, sana silahını doğrultamaz.” Tibetlilerin barış talebine karşın aksine saldırı katlanıp binlerce insanın katledilmesinin önüne geçilemedi. Tibetliler’in katledilişini aynı gece Dalay Lama rüyasında görür. Heinrich ise bu olaydan sonra Dalay Lama’nın ruhsal aydınlığına şahit olur.

Tibet’e gelen generallerin Buda tapınağında barışı temsil eden bal mumlarını ezerek yaptığı saygısızlık ve Buda tapınaklarını yakıp yıkan, kutsal bir dini ortadan kaldırmaya çalışan Çinli komünistlerin “Din bir zehirdir” düşüncesine karşın kutsal lider Dalay Lama şu sözlerle karşılık verir:
“Rüşdümü ispat edene kadar kral naibi Tibet’in siyasi lideridir. Dünyanın bu önemli sorunlarını tartışmak için onunla görüşme teklif etmeliydiniz. Benim böyle konulardaki tecrübelerim sınırlıdır. Ben basit bir Budist rahibiyim. Tüm bildiklerim, kutsal yazılarla Lord Buda’nın sözleridir. O der ki, “Bütün varlıklar ölüm ve tehlike karşısında titrer. Hayat her şeyden kıymetlidir. Bir kişi bunun farkına vardığında öldürmez ya da ölüme sebebiyet vermez.” Anlamalısınız, bu sözler her Tibetlinin kalbine yerleşmiştir. İşte bu yüzden barışçıl insanlarız ve temelde şiddeti reddediyoruz. Bunun bizim en büyük gücümüz olarak algılamanızı rica ediyorum, zayıflığımız olarak değil. Ziyaretiniz için teşekkür ederim.”

Kısa süre sonra Tibet, Çin’in hakimiyeti altına girer. Heinrich ise artık ülkesine dönme vaktinin geldiğini hisseder. Filmin en başında Heinrich’in, Nazi bayrağını Himalayalar’a dikecek bir dağcı olarak gösterilmesine rağmen Nazi bayrağına olan ilgisizliğiyle film dikkat çekici mesajla başlar.Heinrich’in o yıllarda başlayan ikinci dünya savaşında ülkesinin yanlışlar yaptığını Tibet’te Kızıl Çin’in komünist vahşetini gördükten sonra anlaması ve Nazi Almanya’sını eleştirirken Tibet’te yaşadığı komünist vahşeti aynı ölçülerde değerlendirmesi filmin ideolojisini net olarak ortaya koymaktadır. Film, yıkılan Nazi Almanya’sının ardından yükselen komünizmin Tibet’teki insanlık dışı uygulamalarını göstererek Buda’nın çocuk yaştaki ruhani lideri Dalai Lama’yla dost olan Avusturyalı Harrer’i en ideal Batılı tipinde Doğu insanına takdim etmektedir.

Avusturya’dan Tibet’e uzanan bu yolculukta Heinrich’in kişiliğinde müthiş değişimler meydana gelmiştir; dostluğa önem vermeyen, sadece kendini ve şöhretini düşünen biriyken Tibet’de yaşadıklarından ders alarak “dostluk” duygusuyla tanışır, insanlara değer vermeyi anlar. Bütün bunların yanında Heinrich’in yaptığı ve Dalai Lama’ya dinlettiği radyodan İngiltere’nin barışçıl(!) ve iyi bir ülke olduğuna vurgu yapan mesajlar yayılırken Harrer özlemini çektiği babalık duygusunu çocuk yaştaki dini lider Dalai Lama’yla tatmin etmektedir. İşte tam bu noktada Doğu insanına şirin gözükebilecek her şey Doğu’nun Batı’dan daha çok önem verdiği manevi değerlerle ( dini hoşgörü, aile özverisi, saygı, sevgi, dostluk) ön plana çıkartılmaktadır. Film aynı zamanda Batı’nın Doğu’da oluşan olumsuz imajlarını yıkma girişimini taşımaktadır.

Tibet’te Yedi Yıl filminin gerçek kahramanları; solda Dalay Lama, sağda Heinrich Harrer.
Tibet Çin işgali altında olduğu için film gerçek mekanlarda çekilememiş, Himalayalar yerine And Dağları kullanılmış, kutsal kent Lhasa ise Arjantin’de kurulmuştur. Film gösterime çıktıktan sonra Annaud, bir ekibi Tibet’e yolladığını ve orada gizlice çekim yaptırdığını açıklamıştır. Çin devletini eleştirdiği için filmi protesto eden Çin yönetimi Brad Pitt (Heinrich Harrer) ve David Thewlis (Peter Aufschnaiter)’in de ömür boyu ülkeye girişini yasaklamış. Çin yönetimi belli ki; Tibet’e yaptıklarından değil bunların bir filmde gösterilmesinden daha çok rahatsızlık duyuyor.

  • https://tr.wikiquote.org/wiki/Tibet%27te_Yedi_Y%C4%B1l
  • http://manalifilmler.blogspot.com/2013/05/tibette-yedi-yl.html
  • https://sites.google.com/site/nazilliegitimbir/tibette7yil

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.