MESAFELER ARASIDIR İNSAN…

Ayşe Taşın tarafından tarihinde yayınlandı

Ben, biz, bizim, dost, kardeş, arkadaş…

Bu kelimeler ne ifade ediyor…

İlk söylendiğinde kulağa bir sahipleniş gibi gelir.

Peki, gerçekten öyle mi?

Neyi, niçin sahipleniyor? Neye göre konuşuyoruz?

Aslında insanoğlu çok garip bir varlık, sahiplenmeyi seviyor.

Ama insan bile kendinin değilken nedir bu sahipleniş?

Aslında burada bize en güzel cevabı Hallac’ı Mansur’un “Ene’l-Hakk” sözü veriyor.

Hakkı hak için sahiplenmek…

Her an yanında sana şah damarından daha yakın bulunduğunu söyleyen rabbin için sahiplenmek…

Ondan olduğunu ondan geldiğini bilerek sahiplenmek…

Kardeşim der sahiplenirsin, ailem der sahiplenirsin, dostum der sahiplenirsin…

Peki, sahip olmak yeterli mi?

İnsan kardeşim dediği kişi de kendini bulamıyor yıpranıyorsa sahiplenmek gerekli mi?

Ya da anlamak anlaşılmak için yakın olmak yeterli mi?

Şurada şöyle bir söze değinmek isterim:“en uzak mesafe birbirini anlamayan iki kafa arasındadır.” Ne kadar doğru bir söz değil mi?

Aslında bu zamana kadar tek derdimiz anlaşılmak…

Genelde anlaşılmadığımızda problemler ortaya çıkar değil mi?

Bu yüzden mesafelerin pek bir önemi yok sonuçta güneşte yeryüzüne 149,6 milyon km uzakta ama çıplak gözle bakamayacağın kadar yakın tenini ısıtacak kadar seninle…

Demek ki mesafe bir şekilde önemli oda mecaz haliyle yani düşünceler arasındaki işleyişiyle…

Şimdi size soruyorum: bir insan nasıl olurda çok uzakta olan birini derinden hissederken, yakınında olan birinin acısını hüznünü hissedemez? Nasıl olur da birbirine yakın iki insan birbirinden bu kadar uzaklaşır?

Bunun cevabı var mı acaba kendimizde?

Buradan sonuç yine bir yeri gösteriyor anlaşılmamak. Özdemir Asaf’ın dediği gibi “Mesafenin önemi yoktur burnunun dibinde olsa ne olacak seni anlamıyorsa! Ama birisi vardır ki dünyanın öbür ucunda en ihtiyaç duyduğun anda, iki satırıyla bile olsa, bir çırpıda yanı başında, mesafe uzaklıklarda değil, mesafe fedakârlıkta. ”

Anlaşılmak gerek azizim, anlaşılmak ve anlamak. Sonrası mı fedakârlık tabi ki…

Peki, anlamak ve anlaşılmak kolay mı?

Değil dediğini duyar gibiyim. Nice yıllardan beri insanoğlu kendi benliğini anlamak anlamlandırmak ve anlayanı bulmak için gerek kendi için de gerekse de yollara düşerek arayadurmuş. Aslında amaç en yakınını bulmak, hep yanında olanı, ama bulmak için kilometrelerce yol kat edilmiş.

Sizce de burada bir tezatlık yok mu?

Bulmak nedir? Kaybedilen şeylerin bulunması gerekmez mi?

Peki, biz neyi kaybettik kilometrelerce yol kat ederek yıllarca neyi aradık?

Biz; bizi, kendimizi, ruhumuzu kaybettik…

Bulmak için yola koyuluk. Aslında bizde olanı birinin vesilesiyle bulduk…

Bu kimi zaman Taptuk Emre, kimi zaman Mevlana, kimi zaman Tebriz-i Şems…

Ama önemli olan yol mudur ki? O yolun sonundaki için yolu göze almaya değmez mi? Hakk’a hakkıyla varmak “Ene’l-Hakk”ın altındaki sırra vakıf olmak için değmez mi?

Bazılarınızın değer dediğini duyar gibiyim…

Evet değer… Eğer yol hakka, hakikate ise değer…

Peki, bu göz önünde olanlar için kaçımız yola çıktık… Kaçımız yolcu olmaya talip olduk…

Maksat bir yerlere gitmek değil kaçımız iç dünyamızda gerçek mana da yolculuk ettik…

Kanımızdan, canımızdan bir parça dediğimiz kardeşimizi, ailemizi, dostumuzu kaçımız anladık…

İç dünyalarında biriken acıyı kaçımız fark ettik de destek olduk…

Dost dediğimiz insana kaçımız Mevlana gibi baktık…

Kaçımız kilometrelerce uzakta olan dostun varlığından, hüznünden, sevincinden emin olduk, onunla hangimiz hemhal olduk…

Dostum der basarsın bağrına ama kaçımız bizi hakka taşıyan dosta dost olduk…

Kaçımız aynaya baktığımızda dost yüzünü gördük…

Belki çok yakınız belki de çok uzak bu önemli mi? burada size bir soru daha sormak istiyorum…

Sizce uzak nasıl yakın ya da yakın nasıl uzak olur?

Bu soruya cevap olur mu bilmem ama şöyle bir şey söyleyebilirim…

Biz hüzünlendiğimizde genelde hüznümüzü paylaşacak birini ararız. Bu kişide genelde en yakınınız olan birisi olur değil mi?

En yakınım dediğiniz kişiye derdinizi anlattınız ama her defasında olduğu gibi yine sizi anlamadı nasıl hissedersiniz? “Sen benim en yakınım, en sevdiğim, her şeyimi bilensin beni nasıl anlamazsın dersiniz?” ya da söylemezseniz bile bunu böyle hissedersiniz? Sonra sizi anlamayan yakınım dediğiniz o kişiden uzaklaşmaya araya mesafe koymaya başlarsınız…

Bir de düşünün ki sizi doğru dürüst hiç tanımayan biri yanınıza geliyor ve sizin anlatmanıza bile gerek kalmadan sizi anlıyor bu sefer o kişiye karşı bir yakınlık olmaya başlar sizde… Demek ki tüm mesele düşünceler arası mesafede o mesafenin az olduğu insanla konuşmadan da anlaşabilirsiniz fazla olduğu insan ile konuşsanız da anlaşamıyorsunuz…

İşte uzağı yakın eden o kişiyle gerçek bir bağ kurduğunuzda o yanınızda olmasa bile hissetmeye başlarsınız, sevincini de hüznünü de onun hissettiği ölçüde sizde yaşarsınız…

İşte o zaman Mevlana’nın baktığı yerden bakmak nasip olur…

Kendinde dostu bulmak; dosttan hakka varmak; o dost yüzünde, o dost sözünde Hak Teâlâ’yı hatırlamak; hakkı hakkıyla anmak…

İşte böyle arkadaşlar…

Aslında gönülden seven, hisseden ve anlayan için mesafe yoktur…

Mesafe anlamakta zorlandıklarımız, anlayamadığımız, ya da anlaşılmadığımızı düşündüğümüzedir…

Ve arada hiçbir zaman mesafe bulunmayan her zaman yanımızda olan ve asla bizi bırakmayacak olan da rabbimizdir…

Anlatmadan anlayan, suskunluğumuz da dahi bizi rahatlatan rabbim bize bizi anlayacak ya da bizim anlayacağımız düşüncelerimizde ve gönüllerimizde mesafe bulunmayan dostluklar nasip eyle (Âmin)…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.