KEFERNAHUM

Duygu Tiryaki tarafından tarihinde yayınlandı

Dostoyevski bir kahramanı aracılığıyla “Bir kentin mutluluğu her gün küçük bir çocuğa işkence yapılmasına bağlı olsaydı, kent halkı ne yapardı?” diye sorar biz okurlarına. Tabii ki biz “sayın okurları” da bir anlık duraksamadan sonra hemen yapıştırırız cevabımızı “Çoğunluğun mutluluğu için bir çocuğa sırt çeviremeyiz.”

Bir romanın satırları arasından vicdanımıza yöneltilmiş bu soruyu olması gerektiği gibi cevaplamanın saadetiyle yanımıza mendil satmak için yaklaşan ya da ebeveynleriyle kaldırımın üzerinde dilenmek zorunda kalan diğer çocukları içimizde bir sızıyla arkamızda bırakarak yolumuza devam ederiz. Her gün, hepimiz, bizi darmadağın eden bu manzaraları o kadar sık görüyoruz ki sanki bu insanlık dışı durumu gittikçe kanıksıyoruz. Bu nedenle Kefernahum vesilesiyle konuşalım ve kanıksamaya başladığımız  bu durumla yeniden yüzleşelim istedim. 

İsimlerini bile doğru düzgün bilmediğimiz ama “suçlu” olduklarını anladığımız iki insanın hikayesini anlatmak için yönetmen bizi bir mahkeme salonuna götürüyor ve bize önce hikayenin sonunu anlatıyor. Duruşmanın başlamasıyla Zain ve ailesiyle tanışıyoruz. Yönetmenin neden hikayeyi mahkeme salonunda anlatmaya başladığını hakimin Zain’e yönelttiği sorular sonucu Zain’in ağzından dökülen şu sözlerle anlıyoruz:

Filmin ilk sahnesi aslında anlatılan olayın sonunu oluşturmaktadır. Olayın son sahneye kadar nasıl geliştiği aralarda kesilerek anlatılır. Gelgelelim filmimizin konusuna çok çocuklu fakir bir ailenin en büyük çocuğu olan Zain’ın hayatını anlatan film, küçük kız kardeşi Sahar’ın zorla kendinden yaşça büyük biriyle evlendirilmesiyle başlıyor. Zain bu durumun yanlış olduğunun küçük yaşına ve yaşadığı ülkeye rağmen oldukça farkında bir çocuk. Karşı çıkmaya çalışsa da ailesinden gördüğü şiddet sonucu evden kaçıyor. Zain, evden kaçarak kendi hikayesini yaşamaya başladığında gördüğü her olayın onun hikayesini değiştireceğinden habersiz. Tesadüfen karşılaştığı Etiyopyalı kadın Tigest’in Zain’e acıyıp evine alması ile Zain’in bir de siyahi erkek kardeşi oluyor. Kaçak yaşamakta ve çocuğunu gizli saklı büyütmekte olan Tigest, Zain’a kendi çocuğu gibi bakıyor; ta ki kadının kaçak olduğu anlaşılıp hapse atılana kadar. Kendini günlerce eve gelemeyen bir annenin küçük bebeğiyle bir başına bulan Zain, en başından beri ona yön veren, hiçbir yanlışlığa boyun eğdirmeyen vicdanı ile başbaşa kalacaktır.

Zain, küçük bir çocuk olarak etrafında gördüğü bu bozuk düzene ne kadar karşı koyabilir, ne kadar ayakta kalabilir, ne kadar isyan edebilir? Filmde avukat olarak gösterilen ve aynı zamanda yönetmen olan Nadine Labaki orada harika bir çözüm buluyor: hapse düşen Zain, anne ve babasını mahkemeye veriyor, hem de kendisini dünyaya getirdikleri, bu sefil yaşama dahil ettikleri için. Aslında Zain’i çileden çıkartan kız kardeşinin kaybı üzerine yeni bir çocuk dünyaya getirmeye hazırlanan ana babasının umursamazlığıdır. Çünkü o kadar yoksulluk içinde çocuğun hiç değeri yoktur. Tıpkı doğadaki gibi, güçlü olan yaşar, diğerleri yok olur, yerlerine yenilerinin gelmesi gerekir ki düzen devam etsin.

Zain’in ve diğer milyonlarca çocuğun maruz kaldığı haksızlığa dair her bir kanıt sokaktadır. Filmin mesajını mahkemede vermek de o yüzden hatadır belki de. Evet, Zain’in hayatından annesi ve babası sorumludur, ancak onlar çocuklarını etkileyen hastalığın kendisi değil, semptomlarıdır sadece. Zain belki de dün ve bugün bir arada ele alındığında, hem dava ettiği anne babasıdır hem de ayrıktır onlardan.

Filmde en çok beğendiğim durum ise tüm sahneler, oyuncular sanki gizli bir yaka kamerası ile çekiliyormuşçasına gerçekçi. Filmdeki oyuncuların inandırıcılığı, çoğunun sokaktan toplanan ve senaryoda yazılı olanları gerçek hayatlarında yaşamakta olan amatörler oluşundan geliyor. Yeri gelmişken Zain’in ve Tigest’in gerçek yaşamlarında da birer mülteci olduklarını ve aslında kendi yaşamlarını perdeye taşıdıklarını söylemeliyim. Adeta bir film değil,bir insan belgeseli. Tüm konu, 12 yaşında bir çocuk olan Zain’in üzerinden işleniyor ve bu küçük çocuk filmin her dakikasında biraz daha devleşiyor, her saniyesinde biraz daha ‘insan’ oluyor.

Kendisi Suriyeli bir mülteci olan Zain elbette Suriye’deki savaştan kaçmış, Lübnan’a gelmiş ve son sekiz yıldır Lübnan’da çok zor koşullarda yaşamış. Daha önce hiç okula gitmediği gibi sokaklarda büyümüş. Filmden sonra hayatında belli başlı değişiklikler olmuş. Zain ve ailesi Norveç’e yerleşmiş, şu anda okula gidiyor. Diğer oyuncu ve kaçak göçmen olanların da yaşamı değişmiş.

Filme adını veren “Capharnaüm (Kefernahum)”, kullanılmış, atılmış eşyaların yığıldığı çöplük anlamına geliyor. Orta Doğu’nun varoşlarında, dar sokaklarında çaresizliğin, fakirliğin adeta ete kemiğe büründüğü Lübnan sokaklarında geçen bu filmde mültecilerin, çocuk gelinlerin sesi olmakla kalmıyor. Zor hayat koşullarının insanı ne kadar acımasız yaptığını iyi işliyor Nadine Labaki, tıpkı o Lübnan sıcağında pervanelerin serinletmeye çalıştığı hapishane ortamını, o insanların fare gibi tıkıldıkları o dehlizleri gösterdiği gibi. Gizlice sütünü sağıp bozuk diye kapalı tuttuğu bir tuvalette bebeğini büyütmeye çalışan Etiyopyalı kaçak işçi kadın gibi. İşlediği bu ana konuların yanı sıra vurgulamak istediği çok önemli çıkarımları da ana fikir ile o kadar güzel harmanlıyor ki, yaşadığımız dünyanın gerçekleri filmi izlerken suratımıza bir bir çarpıyor…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.