KALBİM KUDÜS’TE KALDI

Saadet Başaran tarafından tarihinde yayınlandı

Kitabın Adı: Kalbim Kudüs’te kaldı

Kitabın Yazarı: Ahmet Turgut

Sayfa Sayısı: 574

Basım Yılı: Nisan 2017

Yayınevi: Kapı Yayınları

“İKİ KALBİN BİRLEŞTİĞİ ŞEHİR”

Gökte yapılıp yeryüzüne indirilen şehir.” Böyle diyordu şair Kudüs için. Yüzyıllar boyunca çeşitli milletler tarafından ele geçirilmiş, kimileri şehri yıkıp yerle bir etmiş, kimileri gözü gibi koruyup kollamaya çalışmış. Hem biz Müslümanlar için hem de Hristiyanlar ve Yahudiler için yaşanmışlığı olan ve kutsal kabul edilen yeryüzündeki tek şehir Kudüs. Her bir taşında tarihe şahitliği okunan “çevresi mübarek kılınmış” mekân. Şimdi gelin bu kitapta neler anlatıldığını ve neden okumamız gerektiğini anlamaya çalışalım.

Yazarımız kitapta bahsetmeyeceği için olsa gerek en başta Kudüs’ün kronolojik tarihine ve krokisine yer vermiş. Çünkü bana öyle geliyor ki bu kitabı yazmaktaki amaç tarih anlatmak değildi. Kitap bize varoluşşal sorgulamanın, bunalımın ve doldurulmaya çalışılan boşluğun, ihanetin ve sadakatin, hakikate ulaşmak için çıkılan yolculuğun, sevginin, nefretin ve affetmenin derslerini veriyor. İki ana kahraman konuştukça içinize dönüp kendinize sorular soruyorsunuz. Yer yer kendiniz kitabın kahramanı oluyorsunuz. Kahramanlarımızdan biri, anne tarafından Hristiyan ve baba tarafından Yahudi olan, aşık olup sevdiğinin peşinden giderek evlenen ve ihanete uğrayan, doğacak çocuğuna yaşama şansı tanımayan ve ölene kadar bunun pişmanlığını yaşayacak olan Rachel Weizmann. Diğer kahramanımız ise geçmişinde yanlışları olan ama 1.Dünya savaşı çıkınca dünyalık işlerini bir kenara bırakarak gönüllü bir tabip subay olarak Suriye-Filistin cephesine gönderilen Doktor Faruk Hikmet. Her şey bu iki kahramanın kendi hayatlarını sorgulamaya başladığı an başlıyor. Rachel kendisini Meryem anneyle özdeşleştirip aradığı anlamı Kudüs’te bulacağını düşündüğü için yollara düşüyor. Faruk Hikmet de cephede, kendisine yol gösterecek ve içinde hissettiği boşluğu dolduracak bir yoldaş arıyor. Savaşın ortasında kalan Osmanlı subayının gözünden İngilizlerin türlü entrikalarını ve müttefikimiz dediğimiz Almanların nasıl da kendi çıkarlarına göre hareket ettiğini okuyorsunuz. Bunun yanında Osmanlının, savaş ortamında dahi düşman olduğu devletlerin vatandaşlarına Kudüs’te ibadet etmelerine engel olmayacak kadar hoşgörülü olduğunu da okuyorsunuz. İnançlar hakkında oldukça akıcı ve kapsamlı bilgiler de yer alıyor kitapta. Özellikle Hristiyan ve Yahudilerin neye inandıklarını ve ritüellerini merak edenler için doyurucu bilgiler mevcut. Rachel’in Kudüste attığı her adımda gördüğü her taşın ve mekanın ruhunu anlamaya çalışmasıyla, okuyanlar da aslında sıradan yerler olmadığını ve kutsiyet içerdiğini hissediyor. Kitapta Faruk Hikmet’in Arif Çelebiyle, Rachel’in de Kudüs’teki Müslüman bir sahafla yaptığı sohbetler sizi farklı iklimlere götürüyor. Kelimelerin ve anlamların büyüsüne kapılıp farklı duygular hissediyorsunuz. Bazen sizi kelimenin yıllar önceki etimolojik kökenine götürüyor, bazen sohbet arasında bir Kur’an tefsiri okuyorsunuz, bazen kendinizi toplanmış bir İznik Konsilinde yazılmış onlarca İncil’den hangisinin kabul edilip hangisinin reddedildiğinin tartışıldığı bir ortamda buluyorsunuz. Bazen görülen rüyalardan etkileniyor, bazen geçmişte yanlış bilenenlerin doğrusunu teyit ediyorsunuz. Hz. İsa’nın, “Peygamberlerini öldüren şehir” diye andığı şehir aynı zamanda Peygamber Efendimiz(s.a.v)’in Miracına şahitlik eden şehir. Yahudiler ne kadar öldürmeye ve çarpık inanışlarında ısrar etmeye devam etseler de Kudüs’ü fethedecek ve huzura kavuşturacak bir yiğit muhakkak çıkacaktır. Tüm arayışların sonucunda Rachel(Havva) ve Faruk Hikmet aradıklarını ve birbirlerini buluyorlar. Faruk Hikmet arzuladığı şehadete kavuşuyor. Rachel ise Müslüman olup Havva adını alıyor ve kendisine zarar verenleri affederek özgürlüğe kavuşuyor.

Kitapta geçen ve hoşuma giden rivayeti burada paylaşmak isterim. Vakti zamanında Halepli bir marangoz sedir ağacından, fildişi ve sedef kakmalı, kündekâri tarzda bir minber yontmuş. Çivi kullanmadan üç bin parça ahşaptan yapılmış gönül meyvesi bir esermiş. Niceleri satın almak istemiş, neler teklif etmişler ancak marangoz kimseye satmamış minberi. Neden satmadığını soranlara ise onu Mescid-i Aksa için yonttuğunu söyleyince marangoza gülmüşler. Çünkü Kudüs yarım asırdır haçlı işgali altındaymış. Marangoz, “Ben zanaatkarım. Elimden bu minberi yontmak geliyordu, yonttum. Bir babayiğit de çıksın, bu minberi olması gerektiği yere yerleştirsin!” demiş. Bu hikâye dilden dile dolaşınca çocukların bile kulağına ilişmiş. İşte o çocuklardan biri hikâyenin mesajına vakıf olmuş. 40 yıl sonra marangoz öldüğünde Kudüs’ü fethetmiş ve minberi olması gereken yere yerleştirmiş. O çocuk Selahaddin Eyyubi imiş.

Bunun gibi onlarca anlamlı dersler içeren anlatılar yer alıyor kitapta. Bazı kitaplar okunmakla bitmez. Onları zihninizde ve kalbinizde taşımanız gerekir. Ondaki bir cümle sizi alır şehir şehir gezdirir, bazısı alır sizi sorgulamaya davet eder.

“Yıldızlar ve ay kaybolacak. Akşam gelince güneş de gidecek. Seyrine daldığın her şey tek tek batacak.”

“Niçin sevdiklerini bilmeyenler, nasıl seveceklerini de bilemezler.”

“Yahudiler dinin ruhunu görmezden gelip manayı öldürdüler. Özü yitirip sadece surete önem verirler. Dini emir ve yasaklardan ibaret sayıp kurallar mecmuası haline getirdiler.”

“Hristiyanlar ise dini dünyadan kaldırıp gökyüzüne hapsettiler. Göklerde mahpus olan Tanrı’nın aşağıya bir oğul gönderdiğini söyleyerek arada hukuk kurmak istediler. Bunun her devirde yenilenebilmesi için kilise papalarını Tanrı’nın gölgesi saydılar.”

“Mümin ise hayatında dengeyi kurabilmiş kişidir. O korku ve umut arasında yaşar. Müjde ve ikaz kanatlarıyla uçar. Maziyi ve geleceği bir arada önemser. Kuralları ve erdemleri ahlak potasında eritip takva zırhı olarak kuşanır.”

Kalbimizin ait olduğu yerde kalması umuduyla…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.