EVET MÜMKÜN

Saadet Başaran tarafından tarihinde yayınlandı

Kitabın adı: Utopia

Yazarı: Thomas More

Sayfa sayısı: 144

Yayınevi: Altınpost Yayınları

Çeviren: Metin Genç

Yazıldığı tarih: 1516

Tahayyül deyince gözümde ucu bucağı görünmeyen bir okyanus canlanır.  Hayal gücü insana verilmiş en güzel nimetlerden biri olmasının yanında gelecekte yapılacak olan tüm işlerin öncelikle zihnimizde olup bittiğini gösterir. Her güzel iş bir hayalle başlar ve somut gerçeklikle nihayet bulur. Bu yazımda ise size hayal gücünün Ütopya boyutundan bahsetmek isterim. Ütopya sözcüğü Yunanca’da olmayan anlamına gelen ‘ou’ ve yer anlamına gelen ‘topos’ sözcüklerinin bireşiminden oluşur ve ‘olmayan yer’ anlamına gelir. Thomas More aynı zamanda Ütopya kavramının isim babasıdır. Kendisi koyu bir Katolik, papalığa sadık ve inancı uğruna ölüme gülerek giden bir devlet adamı aynı zamanda.

Birçok yazar her şeyin mükemmel olduğu ve insanların mutlulukla yaşayacağı yurt hayal ederler. Olmayan ama olmasını büyük bir arzuyla istedikleri bir mutlu insanlar diyarı. Aslında kitabın birinci ve ikinci bölümüyle Thomas More’un yaşadığı toplumu bütünleştirerek ele alacak olursak kitabın bir eleştiri ve çözüm önerisi niteliğinde olduğunu görebiliriz. Birinci bölümde Thomas More içinde yaşadığı İngiliz toplumunun yolsuzluklarını, aristokların çokluğunu ve halkın fakirliğinin sebebinin onların çokluğu olduğunu ve daha bir sürü adaletsiz davranışları kıyasıya eleştirir. İkinci bölümde ise kusursuz gördüğü toplum hayalini anlatır. Zaten Ütopyalar da insanın içinde bulunduğu toplumdaki memnuniyetsizliğinin ve kendince bir çözüm arayışının sonucudur. Kitaptaki kilit kavramlar “eşitlik” ve “ortaklık”tır. Ütopya, aynı dilin konuşulduğu, aynı yasaların uygulandığı ve hepsinin aynı planda yapıldığı 54 büyük şehirden oluşur. Başkent adanın tam ortasında bulunan Amaurote’dir. Thomas More Ütopya’yı büyük bir sosyalizm aşkıyla anlatılır. Bu yüzden mülkiyet kavramı yoktur. Tarım ülkenin en önemli mesleğidir ve halk toprağın sahibi değil işçisidir. Her yıl nöbetleşe olarak köyden şehre kadın erkek 40 kişi gelir ve 2 de köle vardır. Her yıl görevini tamamlayan 20 kişi köyüne döner ve yerine yenileri gelir. Köleler her ne kadar savaş esirlerinden olsa ve çabaları sonucunda özgür olabilseler de kölelerin var olması henüz zihniyetin aşılamadığının ve tamamen eşit bir halkın hayalen bile düşünülemediğinin göstergesidir. Bütün ağır ve zorlu işlerin yurttaşlara değil de kölelere yaptırılması da bunun göstergesidir.  Ütopya halkının doğaya çok büyük önem vermelerine rağmen doğal olana müdahale ederek “akıllı buluş” diye nitelendirdikleri ancak hiç de akıllıca olmayan yöntemleri vardır. Zira tavukları çoğaltmada yumurtaları kuluçka altına koymak yerine uygun sıcaklığı kendileri ayarlayarak çıkan tavukların insanları anne bilmelerini sağlamışlardır. Bazı ailelerin çocuklarını diğer aileye evlatlık verdiklerini okuduktan sonra bu durum daha az şaşırtıcı gelmişti. Mülkiyet kavramının yanında aidiyet kavramını da lügatlerinden çıkarmışlar anlaşılan. Hiç kimsenin herhangi bir şeyi mülk edinemeyeceği düşüncesinden hareketle evlerine kapı yapmamışlar ve birinin girerken izin alması da gerekmiyor. Ancak burada da insanın en özel haklarından olan mahremiyet hakkını göz ardı etmişler. Her şehirde halk tarafından bir başkan seçilir ve bu başkan zorbalığa kaçmadığı sürece görevinden ayrılmaz. Adada tarım zorunlu meslektir ve bunun yanında da dokumacılık, testicilik, demircilik vb. mesleklerden de birini seçebilir. Mesleklerin anne babadan devralınması, başka meslek isterse başka bir aileye verilmesi de meslek seçmenin bedel istediğinin göstergesidir. Bunun yanında bilim yolunu seçmek isteyenlere de imkan verilir. Mesleklerin az olmasını ise “paranın her şey olduğu çağımızda lüksün ve ahlaksızlığın buyruğunda çalışan birçok meslek olduğu” gerekçesiyle yerinde bulurlar. Günlük çalışma saatleri 6 saattir. Akşam 8’de yatarlar ve uyku süreleri de 8 saattir. Çalışma süreleri kısadır çünkü insanın yavaşlayıp düşüneceği dinlenme zamanlarına ihtiyaçları olduğuna inanırlar. İskambil ve benzeri oyunları “budalaca” bulmalarının yanı sıra eğlence düzenleyip şarkılar söylemeyi severler. Özgür yurttaşlarına hayvan kestirmezler ve bu işi kölelere yaptırırlar. Çünkü acıma duygularının körelip yok olacağına inanırlar. Biz bu uygulamanın daha insaflısını Osmanlı Devletinde de görüyoruz. Mesleği kasaplık olan kişiler 6 ay iş gördükten sonra 6 ay da bahçıvanlık yaparlar ki acıma duyguları zayıflamasın. Ütopya halkının şehirde oturanları yemeklerini halk evleri denilen yerde toplu bir şekilde yerler. Yemekleri ailelerin kadınları sırayla yaparken burada da ağır işleri köleler yapar. Yasalar az ve anlaşılır olmasına rağmen bazı cezalar ağırdır. Mesela izinsiz şehirden çıkmak isteyenler suçlu sayılır ve bir daha aynı durum tekrarlarsa ölümle cezalandırılır. Ütopya’da meyhane ve fuhuş yerleri de yoktur. Ahlaki kurallara önem verilir. Altın ve gümüş demirden daha aşağı görülür. Öyle ki altını ancak kölelerin zincirleri için ve çocuklara oyuncak olarak kullanırlar. Şu cümleyi okuduğumda hem hoşuma gitti hem de aklıma Cemal Şakar’ın öyküsünden bir kısım geldi. “Ütopyalılar, insanların yıldızlar ve güneş dururken bir inci ya da elmasın parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar.” Cemal Şakar’ın bir öyküsünde sokak lambalarını taşlayan biri polise ifade verirken “insanlar bunca aydınlık içinde nasıl görecekler yıldızların parıltısını” demişti. Üzerine düşünmüştüm ve gözlerimizi kamaştıran mücevher parıltılarından daha değerli ama parıltısı insanın içinde gizlenmiş olan cevherleri göremediğimizi fark ettim. Ama bir yandan da çok paramız ya da altınımız olmasından ziyade paranın değiştiremeyeceği insan olup olmadığımız daha önemlidir. Paranın satın alamayacağı insanlar gerçek mutluluğa ulaşırlar. Ütopyalılar birine salt zengin olduğundan dolayı “Tanrı gibi” saygı gösterilmesine de karşıdırlar. Düşünmeye ayırdıkları o kıymetli vakitlerde erdem ve zevk üzerine tartışırlar. Acaba iyi dediğimiz şey ruh ve bedenin isteklerini mi karşılar yoksa sadece ruhun isteklerini mi diye kafa yorarlar. Bizim inancımızda da olduğu gibi iyi olanı, eşya ile ruh arasındaki dengeyi sağlamakta bulurlar. Dinsel inançlarının temelini “ruh ölümsüzdür” ve “ölümden sonra iyilik ve kötülüklerin karşılığını bulacağı” görüşü oluşturur. “Erdem, yaratılışa uygun yaşamaktadır.” derler. Yaratılışın ittiği yana giden insan olmaya ve dolayısıyla da Tanrı’nın sevgisine ulaşmaya çalışırlar. Gösteriş için giyilen elbisenin, insanın kendini o elbiseden daha değerli bulduğunu söylerler ki etkili bir tespittir. Ütopyalılar hastalarına da sevgiyle bakarlar. İntihar etmek çok büyük suç sayılır ve ölü bedenini bataklığa atarlar. Evlilik konusunda ise kadınlar 18 yaşından önce, erkeklerse 22 yaşından önce evlenemez ve makul sebep olmaksızın boşanma kabul edilmez. Birinin diğerini aldatması söz konusu ise aldatan kişi ceza alır, kimseyle evlenemez ve ölene kadar rezil görülür. Doğuştan gelen güzelliğe hayrandırlar ancak bu güzelliği artırmak için kullanılan boyaları boş uğraş olarak görürler. Bir kadını değerli yapan şeyin dürüstlük ve alçakgönüllülük olduğuna inanırlar. Ülkeler yaptıkları anlaşmalara sadık kalmadıkları için Ütopyalılar hiç anlaşma yapmazlar. Thomas More’un burada bir yanılgısı vardır. “İngiltere gibi Hıristiyan ülkelerin ve papanın anlaşmalara hep sadık kaldıklarını, hiç bozmadıklarını ve Ütopya halkının bunu görse anlaşma yapabileceğini” söyler ancak özüyle bağını koparmış Hıristiyanların çıkarları için neler yapabileceğini göremeyecek kadar gerçeklere gözlerini yummuştur. Savaş üzerine uygulamalarına bakacak olursak savaştan yana değildirler ancak kendilerini savunmak için iyi eğitilirler. Öncelikle paralı askerleri savaşta kullanırlar çünkü yurttaşları değerlidir. Din konusunda ise birçok inanca sahip olmalarına rağmen tek bir yaratıcı olduğu fikrinde birleşirler ve ona Mithra derler. Bilinmez, anlaşılmaz ve insan zihninin sınırlarını aşan bir Tanrı… Başka dinden olanların ise kötülenmeyeceğini, herkesin inancında özgür olduğunu söylüyorlar. Yaptıkları tapınaklarda hep birlikte kimsenin inancına karşı çıkmadan ibadet edebiliyorlar. Kısaca Ütopya’da kurulan hayal bunlar. Bazılarını onaylıyor ve bazılarına da karşı çıkıyoruz ama özünde olan şey içinde yaşadığı toplumdaki mutlu olmadığı işleyişi hayalen de olsa düzeltebilmek. Peki gerçekten her anlamda kusursuza en yakın bir toplum var olamaz mı? Ben var olabileceğine inanıyorum. Tarihin birçok döneminde birçok ulusun bir arada huzur içinde yaşadığını biliyoruz. Kur’an’ın okunup anlaşıldığı ve hayatın kendisi kılındığı, Hz Peygamber’in örnekliğiyle kuşatılmış bir toplumun var olacağı çağa ulaşırsak o mükemmel toplumu, evet görebiliriz.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.