engeldeğilmesafeleraşkyoluna.com

Hacer Sezik tarafından tarihinde yayınlandı

Hepimiz için ucu dantelli mendiller eskide kaldı. Artık WhatsApp var hayatımızda. Facebook var, İnstagram var. Dahası da var aslında hepimizin bildiği. Pullu mektuplarımız vardı. Postacıyı gözleyen gözlerimiz vardı ama artık hepsi geride kaldı. Geride kalmaktan ziyade aslında değişti demek daha doğru olacak. Artık sevdiklerimiz bir telefon kadar uzağımızda. Farklı ülkelerde dahi olsak teknoloji sayesinde binlerce kilometreyi bile yakınlaştırabiliyoruz. Aslında bakarsak bu durumun böyle de kalmayacağı da belli. Filmlerle arası iyi olanlar bilir. Hatta çocukluğumuzun favori dizisi Sihirli Annem’de bile imrenerek izlerdik. Bir gün elbet ışınlanmayı dahi bulacaklar. Bu konuda yapılan araştırmalar mesafeyi en aza indirmenin peşinde. İşin esasına bakarsanız ışınlanma bilimsel bir gerçeklik.  Bu konuda bilim insanları hali hazırda hemfikir. Hatta 2016 yılında Çinli bilim insanları bir fotonu dünyadan 1400 km uzaklıktaki bir uyduya ışınlanmayı başardılar. Ama asıl soru bunu nasıl başardılar? Her şey kuantuma bağlı. Işınlanma nasıl süreçlerden oluşur önce ona bakalım. Madde veya insan önce enerji haline dönüştürülür, sonra onu taşıyacak bir araç (yani kablo veya hava) yaratılır, son olarak enerjiye dönüştürülmüş kişi – madde yeniden bir araya getirilir. Az önce de söylediğim gibi Çinliler bir fotonu ışınladı, peki bir insanı ışınlamak için ne gerekir? En önemli ihtiyacımız enerji. Öyle bir enerji lazım ki insanları önce moleküllerine, sonra atomlarına, daha sonra ise fotonlarına ayırması gerekiyor. Bu tarzda bir enerji ise ancak birkaç nükleer santralin aynı anda enerji vermesi ile oluşur. Sonraki ihtiyaç ise aşırı gelişmiş bir bilgisayar. Öyle bir bilgisayar ki sizi fotonlarınıza kadar tanıyacak ve siz parçalarınıza ayrıldıktan sonra sizi ulaşmak istediğiniz yerde yeniden, bütün fotonlarınızı kusursuz bir şekilde bir araya getirebilecek kadar gelişmiş bir bilgisayardan olacak. Tabii bu ikisi de yetmez, size bir de aktarım aracı lazım. Bu araç Stephen Hawking’in dediğine göre 1500 metre çapında bir çanak anten ile gerçekleşebilir, bu rakam sadece bir kişi için gerekli bir araç olduğunu belirtmek lazım. Çanak anten çok zor ise bunu bir lazer ışını ile yapabiliriz, ama bu da binlerce mega voltluk enerji gerektiriyor. O da çok imkansız ise kablolar aracılığı ile bu aktarım sağlanabilir. Ama bu da yüzlerce terabitlik bir hız ve modem gerektirir. Bu muhteşem araçları bir araya getirdiğinizde o zaman her şey tamam artık kendinizi evinizin herhangi bir odasına ışınlayabilirsiniz. Bu iş aşırı maliyetli olduğu için günümüzde kimse ne yazık ki bu işe yatırım yapamıyor. Aynı zamanda canlı bir kişiyi ışınlamak felsefi sorunlara da neden oluyor. Çünkü mantıksal bir biçimde bakacak olursak siz ışınlanmadan önce parçalarınıza ayrılıyorsunuz ve birleştirildiğinizde oradaki kişi siz olur musunuz veya sizin bilincinize sahip başka bir kişilik mi olur asla bilemeyebiliriz. Bu durum da işin felsefi boyutunu oldukça düşündürüyor.

Bu yöntemden ziyade Çinlilerin kullandığı yöntem ise kuantum ışınlanma adındaki yöntemdi. 16 Ağustos 2016 yılında Çinliler ilk defa Micius adındaki Kuantum uydusunu uzaya gönderdi. Kuantum iletişimin başlangıcı olacak bu adım ile foton taşıma mantığı ile yüksek güvenlikli veri aktarımları yapılarak, bilgilerin güvenliği sağlanacağı açıklanmıştı. 100 milyar dolardan fazla bir para harcanmıştı.

Neredeyse daha bir sene geçmeden 14 Temmuz 2017 tarihinde Çinli Bilim insanları bir foton parçacığını yerden, 1400 kilometre uzaklıktaki yörüngesinde bulunan bir uyduya “ışınladıklarını” söyledi.

Başarıyla sonuçlanan deney ile dünya ve uzay arasındaki ilk kuantum veri ağı da kurulmuş oldu. Partiküllerin fiziksel temas olmaksızın veri aktarımı gerçekleştirebildiği kuantum internetinin, hayata geçtiğinde veri aktarım hızında da devrim niteliğinde bir gelişme olacağı düşünülüyor.

İşte böyle bize çılgınca ya da imkansız gibi görünen bilimsel deneyler Dünya’da çoktan başlamış durumda. Düşüncesi beni bir yandan mutlu ederken bir yandan da ürkütüyor doğrusu. Düşünsenize, uçaklar bile önemini kaybediyor. Birkaç dakikada belki istediğimiz yerde olabileceğiz. Ama bir yandan da böylesine kötüleşen dünyada başımıza Allah bilir neler gelir?

Team Viewer mesela. İki bilgisayar arasında bağlantı kurmaya yarayan program. İnanılmaz bir kolaylık! Örneğin ben lisedeyken bir ödevimi yapamadığımda İstanbul’da yaşayan dayım Hatay’a yani bana bilgisayardan bu program sayesinde bağlanıp bana yardım ederdi. Yani sanki benim bilgisayarımı kullanır gibi ordan kendisi kullanırdı. 1114 Kilometre… Bir anda çöp. Teknoloji gerçekten çılgınca bir şey.

Daha bir çok şey sayamaz mıyız bunlara? Örneğin iki kişinin telefonuna indirdiği uygulama ile birbirlerinin konumunu takip edebilmesi… Günlerce gitmesi beklenen telgrafların artık bir mail yoluyla gönderilebilmesi… Aslında hepsi hem mesafeyi yok ediyor hem de zamandan tasarruf sağlıyor. Kargolar örneğin; eskiden olsa Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna hediye göndereyim demek çok mümkün müydü? Şimdi adresini bildiğimiz bir insana en fazla üç gün içerisinde hediye gönderip mutlu edebiliyoruz. Arabaların, uçakların ve internetin varlığı günümüzdeki atmosferi oluşturdu.

Tabii bir de mesafe dediğimiz kavramın farklı boyutları da var. Artık sensörler var hayatımızda. Kapılarda, ışıklarda, lambalarda. Bizi kimi zaman çok sinir eden şeyler kabul ama kolaylık sağladığı da inkar edilemez. Kimseye kapıyı açın diye bağırmıyoruz. Duvarlarda lambayı açmak için düğme arayışına girmiyoruz. Sonuna kadar suları açıp israf etmiyoruz. Artık araçlarımızı da park ederken yorulmayacağız. Genellikle yeni modellerde görülen araç park sistemleri mesafeleri algılayarak sorunsuz bir şekilde park etmemizi sağlıyor. Dit diiiit diye öterek bizi kendiler kontrol ediyor. Hatta kimleri sürücüsüz park yapmayı bile öğrenmiş. Arabalarla uçacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyorum ben.

İşte böyle. Mesafeler yada mesafeleri yok edenler hayatımızın artık hep içinde. Bizi de uzaklardan buluşturup bir sayfada yahut ekranda buluşturan teknolojiye saygıyla… Sizlere de kucak kucak sevgiyle… 2020’nin ilk yazısından herkese selametle. Şubat ayında görüşürüz. Hoşçakalın.

Kategoriler: Teknoloji

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.