BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ

admin tarafından tarihinde yayınlandı

“Nereye giderseniz gidin, ülkeniz sizin peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar.” Kitabın arka kapağında yazıyordu bu cümle. İlk okuduğumda çok anlamlandıramamıştım kendi içimde. Fakat kitabı bitirdikten sonra Afganistan’ın karakterlerin içinde nasıl da capcanlı olduğunu gördüm.

Yazarın yazım dili çok açık ve akıcı. Aynı zamanda oldukça sürükleyici bir olay örgüsü oluşturmuş. Sayfa sayısı fazla bir kitap fakat her sayfa başka duygular anlatıyor insana. Kimi sayfada sevgiyi hemen arka sayfasında nefreti, sabrı, dostluğu, barışı, savaşı, ölümü, yaşamı… Tüm sayfaların da tek bir ortak noktası var hüzün. Yeterince hüzün duygusunu tatmadıysanız bu kitap size iyi bir öğretmen olabilir. Eğer siz de istekli bir öğrenciyseniz sayfa sayısını görmezden gelerek kitaba başlayın. Kesinlikle garanti verebilirim ki ilk ellinci sayfadan son sayfaya nasıl geldiğinizi anlamayacaksınız. Kimi sayfada karakterin sevinciyle çocuklaşıp mutlu olacak, kimi sayfada da derdiyle dertlenecek endişe duyacaksınız ama en çok da hüzünleneceksiniz. Çünkü bu kitap terk edilmiş hayallerin, yarım kalmış hayatların hikayesini anlatıyor.

Şimdi biraz da kitabın içeriğinden bahsetmek istiyorum. Kitap asıl karakter olan Meryem’in hayatını anlatarak başlıyor. Meryem gayr-ı meşru ilişkiden meydana gelen bir çocuk. Annesiyle birlikte yaşayan Meryem annesinin babası olan Celil’e nefretle bakışına rağmen ona aşkla bakıyor. Celil’in hiç de annesinin anlattığı gibi biri olmadığını ve babasının da onu çok sevdiğini düşünüyor. Ta ki babası Meryem’i ondan yaşça çok büyük olan Raşit ile evlendirene kadar. Meryem veda ederken “Sürekli seni düşünürdüm. Yüz yaşına kadar yaşaman için dua ederdim. Bilmiyordum. Benden utandığını bilmiyordum ki.” Dedi ve arkasına bakmadan gitti. Meryem anlamıştı Celil tam olarak annesinin dediği gibi bir adamdı ve sonra annesinin şu sözü birden aklına geldi.” Bunu öğren, kafana iyice sok, kızım. Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir”. Meryem gayr-ı meşru doğarak zaten hayata yenik başladığını düşünüyordu. Bir de Celil’in onu yalnız bırakması hayata karşı tüm umutlarını almıştı ondan.

Meryem’den sonra ikinci ana karakter olan Leyla’nın hayatından bahsediliyor. Leyla Afganistan’da diğer ailelere göre daha modern bir ailede yaşayan bir genç kız. Babası öğretmen, annesinin savaşta olduğu için sürekli onları üstün gördüğü hayal meyal hatırladığı iki abisi var. Küçüklükten beri arkadaş olduğu daha sonra âşık olduğu genç ise Tarık. Leyla’nın anlatıldığı bölümde kabildeki savaş resmen başlamıştır. Artık her gün birileri ölmektedir. Çok katı kurallar, dışarı çıkma yasakları vardır. Leyla savaşı anlatmak için şu sözleri kullanır. “Canını kurtarmış olmanın bedeliyse, kimin kurtaramadığını merak etmenin ıstırabıydı”. İşte böyle bir savaşın ortasında Tarık gitti. Leyla ona kızamadı bile. Ama söz verdi, bir gün dönecekti Tarık. Dönecek leylayı bulacak ve hiç ayrılmayacaklardı. Leyla hayatının geri kalanında hep onu bekledi. Belki de yaşamasının tek sebebi umuduydu.

Kitabın diğer bölümünde Leyla ve Meryem’in hayatları bir yerde kesişir. Bu kesişme normalde çok hoş ilişkiler doğurmazdı. Zaten ilk başlarda çok da iyi anlaştıkları söylenemezdi. Fakat ilerleyen sayfalarda aralarında gıpta edilecek bir dostluk oluşuyor. Öyle bir dostluk ki; birbiri için hayatlarını feda edebilecekleri bir dostluk. Bu kitap sadece bir roman değil bize Afganistan’ı, orada yaşanan savaşı, oradaki erkek ve kadın yaşamlarını sunuyor. Çok iyi bir inceleme eseri aynı zamanda. Afganistan’daki kadınların hallerini anlatmak için çeşitli karakterler kullanılmış. Meryem’in annesi olan Nana zamanında gayrı meşru bir ilişkide bulunmuş ve celil onunla evlenmeyip bunu gizli tutmaya çalışmıştır. Nana bu konuya ses çıkaramamış, Celil ve tanıdıkları tarafından dışlanmış, hor görülmüş, doğan çocuğuna da harami denmiştir. Meryem ise babası tarafından istenilmeyen çocuk olmuş ve kendisinden yaşça büyük olan biriyle evlendirilmesine ses çıkaramamıştır. Leylanın hayalleri, hayatı ise savaş sebebiyle bozulmuştur. Hayatı boyunca sevdiğinin bir gün dönmesini beklemiştir. Yazar oluşturduğu bu kadın karakterleriyle Afganistan’daki kadınların ne zorluklarla mücadele ettiğini göstermek istemiştir. Fakat bu kadınlar durumu değiştirmek için ne bir şey yapabiliyorlar ne de ses çıkarabiliyorlar. Sadece kendileri için verilen karar neyse ona boyun eğiyorlar. Zaten erkeklerin gözünde onlar için sadece erkek çocuk doğuracakları bir hamilelik yaşarlarsa değerli olabilirler. Kim böyle bir hayatta kadın olmak ister ki? Kitapta kadınlardan bahsedildiği kadar erkeklerden de bahsediliyor. Karısı ona bir erkek çocuk veremediği için karısına hayatı zehir eden erkeklerden. Yemeği bahane ederek günün stresini karısını döverek atan erkeklerden. Karsının yüzünün görünmesi konusunda çok hassas olduğunu söyleyen fakat başka kadınların uygunsuz fotoğraflarının bulunduğu dergileri okuyan erkeklerden. Afganistan’daki bu durumda kadınlar ne kadar masumsa erkekler de o kadar suçlu. Dediğim gibi Bin Muhteşem Güneş sadece bir roman değil, o bir ülke, o bir zaman, o bir kadın, ama en çok da o hüzün… Okurken çokça hüzünlenmeniz dileğiyle

Kategoriler: Kitap ve Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.