Bi Kahve

admin tarafından tarihinde yayınlandı

  Kahvenin asıl lûgat manası “şarap” demektir. Fakat sonraları bugünkü manasıyla yerleşmiş bir anlama sahiptir.Yasemin gibi kokan beyaz renkli çiçeği, kiraza benzeyen kırmızı meyvesi ile kahve bitkisi 10. yüzyılda Habeşistan (Etiyopya)’da keşfedildi. O dönemde, meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve sihirli meyve olarak adlandırılıyordu. Kahve bitkisinin ünü yayılınca yüzyıllar boyu sürecek yolculuğu da başladı. 
 Kesin doğru olamamakla beraber uzun yıllardır anlatılan  Khaffa’da yaşayan keçi çobanı Kaldi'nin keçilerini otlatırken kahveyi keşfetmesinin hikayesi vardır ve bu efsane sayesinde kahve  8.yüzyıldan günümüze kadar taşındı.Rivayete göre Kaldi fark eder ki; keçileri bir ağacın meyvesini yedikten sonra neşeli ve zıpır olurlar, geceleri de pek uyumak istemezler. Kaldi bu ağacın meyvelerinden toplayıp, buluşunu paylaşmak için yakında kalan Sufi dervişlere gider. Çekirdeklerin marifetini dinleyen Sufi derviş, ilk başta fikri onaylamaz ve çekirdekleri ateşe atar. Ateşe düşen çekirdekler kavrulmaya başlar ve ortalığa bildiğimiz o kahve aroması yayılır. Muhteşem kokan aroma Kaldi'ye ve dervişe ilham verir ve çekirdeklerden güzel bir içecek hazırlamak için işe koyulurlar. Khaffa bölgesinin Arapça’daki karşılığı ‘qahwah’dır. Kahve, henüz günümüzdeki anlamını bulmamışken ‘keyif veren içki ‘ anlamlarında kullanılmaktaydı. 14’üncü yüzyıl itibariyle günümüzdeki anlamıyla kullanılmaya başlayan kahve, ‘qahwah’ sözcüğünden Türkçeye ‘kahve’ olarak dönüşmüş.
   15. yüzyıl ortalarında kahve bitkisi Yemen’e geldi. İklim koşullarının ve Yemen toprağının elverişliliği, bitkinin bu bölgede çok iyi yetişmesini ve hasatın verimli olmasını sağladı. Zaten kahvenin de  anavatanı Yemen olarak bilinir.Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası’na yayıldı ve 300 yıl boyunca  içilmeye devam edildi. Yemen Valisi Özdemir Paşa tarafından Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1520-1566 yılları arasında  başkent İstanbul’a kahveyi  getirdi zaten hemen lezzetiyle ve kokusuyla çok ilgi görmeye başladı.Osmanlı’da kahvenin lezzeti kadar sunumuna da önem verilmiştir. Kahveden önce çeşitli tatlılar ikram edilirdi. Daha Sonra kahve; altın, elmas gibi mücevherlerle süslenmiş ufak fincanlarla ve süslü örtülerle, Türklere özgü olan bir pişirme yöntemi olan cezve içerisinde yapılıp telvesiyle beraber yanında lokumla  beraber sunulurdu.Osmanlı’da ki  kahvenin sunum aşamasıdır diğer kahvelerden ayıran bi özelliktir diyebiliriz. Osmanlı’daki ilk kahvehane Tahtakale’de Hakem ve Şamlı Şems adlı iki Arap tarafından açılmıştır. Önceleri seyyar olarak kahve satıp, daha sonra kahvehane açarak İstanbul’da kahvehaneciliği başlatmışlardır. Bunun üzerine çeşitli bölgelerde hızla yeni kahvehanelerin açılmasıyla tüm İstanbul’a yayılmıştır.Zamanla halkın kahve bitkisine olan bu düşkünlüğü çevreleri rahatsız etmiş. Osmanlı devletinde ilk kez III. Murat döneminde devlet işlerinin eleştirildiği yerlerde, kahve içilmesi yasaklanır. Devrin aklı başında bilginlerden biri diye düşünülen Şeyhülislam Ebusuut Efendi bile “Kömür oluncaya kadar kavrulup yakılan nesnenin yeme içmesi caiz değildir. Toplulukta içilmesi de Hristiyanlara benzemektir. Şeriata uygun değildir ve sözü edilen maddelere zorla el konulması,yok edilmesi gereklidir.” Bu söz üzerine kahve getiren bütün gemiler yakılmıştır. Ne var ki bu yasaklar zamanla delinir; bilhassa IV.Murat döneminde şarap, tütün ve kahve yasağı kapsamında idam cezaları gündeme gelmiş 30 yıl süreyle kahvehaneler kapatılmış ancak “Kahve Yasağı” çok geçmeden tarihin menziline gömülüp gitmiştir.
 17. yüzyılda kahve Avrupa'ya ulaşmış ve kıtada popüler olmaya başlamıştı. 1615 yılında yeni içeçeğin Venedik'e gelmesiyle birlikte, yerel din adamları kahveyi kınamış, muhalifler aşırı temkinli davranarak kahveye "şeytanın acı buluşu" adını verdiler. Tartışma o kadar büyümüştür ki, Papa VIII.Clement'ten müdahale etmesi istenmiştir. Ancak Papa bir karar vermeden önce içeceği kendisi tatmak istedi. Öyle tatmin edici buldu ki, Kahve Papa'nın onayını almıştı.Kahve zamanla  Avrupa'da café, caffe, koffie, coffee, koffie, olarak kullanılmıştır.
 Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına “kahvecibaşı” adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı. Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, halkın kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet haline geldi.
Kahvenin kültürümüzde önemli bir yere sahip olduğunu artık biliyoruz. Günün ilk yemeğine “kahvaltı” (kahve altı) denmesinin sebebi, sabahları kahve öncesi yenen yemek olmasındandır. Dilimizde kahveyle alâkalı “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır”, “Acı kahvesini içmek”, “Gönül, ne kahve ister ne kahvehane; gönül sohbet ister, kahve bahane” gibi deyim ve atasözleri hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır. 

5 Aralık Dünya Kahve günümüz vardır. Her sene bazı kahvecilerin bedava ikramlarıyla kutlanılır. 🙂


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.