ACZ (ABDURRAHMAN CAHİT ZARİFOĞLU)

Ayşe Taşın tarafından tarihinde yayınlandı

Kelamın tükenip yetersiz kalacağı bir şahsiyettir Cahit Zarifoğlu…

Gönlünün acısı kalemine, kaleminden de şiirlerine akan bir şahsiyettir Cahit Zarifoğlu…

Bu yüzdendir ki gönül acısını anlamak veya tarif etmek ne kadar zor ise Cahit Zarifoğlunun şiirlerini de anlamak o derece zordur.

Tabi bu şiirler gönül yarasını bilenler için uçsuz bucaksız bir okyanus olur.

Belki yeterli gelmez ama bu okyanusu bize sunan yazarımızı araştırdığım kadar size aktarmaya çalışayım;

Bazen insanın kalbi ne çok meyilli acının peşinde bir ömür sürüklenmek için can atmaya. Halbuki hayat ne kısa, kuşlar ne de güzel uçuyor…

Cahit Zarifoğlu, babasının kalbinde açtığı o yaraya böyle yaptı işte. Bir çocuktu ve eline toprak eşelemek için aldığı ince ağaç dalını, babasının bıraktığı acının üzerinde çevirmeye başladı. Oysa o bir çocuktu ve kalbinin üzerindeki acı, ne bileyim belki sadece bir nokta kadardı.

İnsan çoğu zaman biliyor yaptığı yanlışı. Üstelik o ince ağaç dalının derinlere gidip kalbini kanatmaya başlayacağını da biliyor. Ama belli ki, şiir dediğin o acılardan çıkıyor…

Ölümünden sonra kırlarda çiçeklerin sensiz açacağına üzülecek kadar hayatı seviyormuşsun ya, belli ki sen acıların karşısında susmayı ve bir kahramanın gelip seni konuşturmasını beklemişsin.

Sonsuza dek çiçekler açtıran şiirlerinle anıyoruz seni kalplerde…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Cahit, 1 Temmuz 1940’ta, Ankara’da Maraşlı aile Şerife Hanım ve Niyazi Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde, ailesi ona “Abdurrahman Cahit” adını verdi.

Soyadı gibi zarif, naif bir çocuktu Cahit ve bu özelliklere tezat düşecek derecede de inatçıydı. Bu inatçı yönü, bir ömür güdülecek bir kine de gebe olacaktı…

Babasının memurluk görevi sebebiyle çocukluğu Siverek, Maraş ve Ankara’da geçecek; ilk ve orta öğrenimini Siverek’te başlayıp, bir dönem Ankara Kızılcahamam’da devam ettikten sonra, Kahramanmaraş’ta tamamlayacaktı…

Lise sıralarına geldiğinde inatçı çocuktan inatçı bir gence dönüşmüştü Cahit. Pek dalgındı, içine kapanıktı; çok zekiydi ancak inadı zekasının önüne geçiyordu. Arkadaşlarına matematik ve geometri öğretecek kadar iyi olmasına karşın bir yıl Edebiyat ve Matematik; iki yıl da sadece Matematik derslerinden kaldı. İnadı inattı ve kitaplarının kapağını bile açmıyordu. Okuldan kaçıyor ve derin yalnızlıklara sürüklüyordu kendini. Tüm bunlar sınıf tekrarı demekti ve üç yılı uçup gitti. Cahit, birlikte liseye başladığı arkadaşlarından 3 yıl sonra mezun olabildi. Bir gün halkın seveceği, adı bilinir bir şair olacaktı ve Edebiyat dersinden sınıf tekrarına düşmüştü…

Okulda bu inadı sürdürüyordu; ancak bir yandan da şiirler yazıyordu ve mahalli gazetelerde çalışmaya başlayacaktı. Lakin öncesinde bu inadın sebebine inmeliydi…

Anne ve babasının arasında bir yalnızlıkta

Önce yalnızlığı, sonra onu yaşamayı öğreniyordu insan. Cahit de yalnızlığın koynunda uyumak ne demek, öğrenecekti…

Babası, annesinin üzerine başka bir kadınla evlenmişti ve Cahit, tüm ömrü boyunca bu durumu asla kabullenemedi. Babasına karşı büyük bir öfkeyle büyüttü yıllarını; ona karşı hep sert ve buz gibi oldu. Daha çocuk yaşta tattığı babasızlık karşısında hissettiklerinden ötürü onu affedemiyordu.

Kendisinden sadece 1,5 yaş büyük bir abisi vardı; Sait. Babası gitti ve Cahit, Sait’i babası belledi. Ona artık “Baba Sait” diye seslenecek; içinde kopan her fırtınayı onda dindirecekti.

Bu kısım inatçı ve öfkeli yönünü açıklıyordu. O, aslında sadece yaralı bir çocuktu ve derdini anlatacak cümleler boyunu aşardı; kuramazdı. O da inat etmeyi, öfkesine sığınmayı ve kuramadığı cümleleri duygulara, tepkilere dönüştürmeyi tercih etti. Başka türlü davranamaz; içindekilerle başka türlü baş edemezdi…

Yalnızlığa gelince; onu da, annesinin yalnızlığından öğrendi. Terk edilen, yalnız bırakılan sadece annesi değildi. Cahit, küçük kalbiyle annesinin yanında olup, yalnızlığını eksiltmek isterken; bir de bakmış, yalnızlığı benimsemişti. Hayatta karşılaşabileceği her şeye karşı dimdik ayakta durmak onun için çok önemli bir şeydi. Öyle ki, kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini dahi dikmeyi öğrenmeyi ihmal etmemişti. Her zaman yemeklerini kendisi yapar; dostlarına ziyafet verirdi. Yalnız kalan annesine yük olamazdı…

Sonsuz maviliğe derin tutku

Cahit’in delicesine bir tutkuyla bağlı olduğu bir şey vardı: Pilotluk. Kuşlar gibi, hatta kuşlarla birlikte uçmak istiyordu. Ne zaman bir gökkuşağına denk gelse, ona doğru süzülmeliydi; sonsuz mavilik, onun evi olmalıydı.

Bu hayale tutkuyla bağlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Gökyüzüne duyduğu eşsiz sevgi, bulunduğu şehirden kaçma fikrini düşürdü aklına. Lise ikinci sınıftaydı ve ardını arkasını düşünmeden bavulunu toplayarak Maraş’tan, Eskişehir’e giden ilk otobüse bindi; pilot olacaktı.

Türk Kuşu Derneği, başvuran adaylardan yetenekli olanları seçiyor ve ücretsiz uçuş kursu veriyordu. Cahit, bir planörün koltuğunda oturmuş, gökyüzünde süzüldüğünü yol boyunca hayal etmişti. Hayalinin başlangıcına ulaştı da. Eğitim alıp, bir uçak kullanabilir düzeye geldi.

Şimdi aşması gereken son bir nokta vardı. Eğitimden geçen herkesin son olarak, bir de sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyordu. Cahit, sağlık kontrolüne girdiğinde gözünde ve kulağında teşhis edilen hastalığı sebebiyle, pilotluk kariyerinin başlayacakken bittiğini öğrendi.

Sonrası, derin bir sessizlik…

Uzun üniversite yılları

Uzun süreli ve maceralı bir lise hayatının üzerine Cahit, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kayıt yaptırmak için İstanbul’a geldi. En az lise hayatı kadar çalkantılı bir üniversite hayatı olacaktı.

İnsanlardan ve kendinden kaçmaya başladığı dönemdi. Daha doğrusu bunun resmen fark edilmeye başladığı zamanlar. Öyle ki üniversite eğitimini tam 10 yılda bitirdi…

Herkesten farklı, herkesten başkaydı işte. Okulda çok zaman geçiriyormuş gibi yazın da evine dönmüyordu. Genelde bir kayıkçının yanında karın tokluğuna çalışıyor; zaman öldürüyordu. Bir başka yaz tatilinde ise otostop çekerek Avrupa’yı gezebiliyordu. Kendi özgür ruhu içinde böylesine sessiz ve sakin kalabilmek şaşılacak şeydi doğrusu…

Cahit Zarifoğlu evlendi

Cahit’i kendisini içine hapsettiği yalnızlıktan tutup çıkarmak o kadar kolay değildi. Necip Fazıl gibi bir üstat ona dokunana kadar da kimseye bu konuda en ufacık bir kapı aralığı dahi bırakmadı.

Necip Fazıl, Cahit’in dibe doğru çeken hayatının yönünü gökyüzüne çevirdi. Uçmak için illa pilot olması şart değildi; bunu, ona yaşayarak öğretti.

Necip Fazıl, önce Cahit’e uygun bir eş düşünerek başladı. Onun için en uygun kadın kesinlikle Necip Fazıl’ın Hocası Abdülhakim Arvasi’nin soyundan gelen Berat Hanım idi. Necip Fazıl, Cahit’i yanına kattı ve Van’a gittiler. Ya koşullanmış olarak gittiğindendi ya da bu, ilk görüşte aşktı. Cahit, yıllardır sadece kendine ayırdığı kalbine Berat’ın aşkını kattı da geldi.

Hemen nikahları kıyıldı ve tabii ki şahitleri de Necip Fazıl oldu. Bu evlilik ona, Ahmet ve Betül adında iki güzel çocuk kazandırdı. Emin olduğu tek şey, o babası gibi bir baba olmayacaktı…

Eşine duyduğu sevgiyi belki hemen oracıkta, kalbine, aklına düşüp yar olduğu anda şiire döktü Cahit Zarifoğlu…

Ey Berat Hanım!

Dersen ki,
“Bu ne zalim adam
Halimi bilmez, halden anlamaz.
Küçük bir şeyi mesele yapar” 
-Ne büyük yalan- 
Doğrusu var hakkın 
N’etsem n’apsam
Kollarını bilezik
Boynunu kordon
Ayağını hal hal donatsam
Yine hakkın kalır.

Cahit Zarifoğlu vefat etti..

Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl’a büyük bir hayranlık ve saygı duyuyordu. Babasına karşı ısıtamadığı içi, onun karşısında eriyordu.

4 yıl önce üstadını kaybettiğinde, babasını kaybetmiş gibi dağlanmıştı ruhu. Şimdi gördüğü rüyasıyla kendisine bir mesaj veriyordu işte. Ancak Cahit Zarifoğlu, rüyasının ya da ağrılarının rehavetinden olsa gerek tam hatırlayamıyordu belli ki rüyasını.

O, 25 yıl diye duymuştu; ama Necip Fazıl 25 gün demiş olacak ki, Cahit Zarifoğlu, rüyasının üzerinden 25 gün geçtiğinde hayata gözlerini kapadı. Dostuna da söylediği gibi, artık kırlarda çiçekler onsuz açacaktı…

İşte böyle Cahit Zarifoğlu’nun gönlü yaralı ama bir o kadar da renkli bir yapıya sahipti.

Aslında herkesi sığdıracak kadar kocaman bir yüreğe sahip olan bu adamın yüreği yarasından ötürü belli kişilere açılmıştı…

Yüreğini görebilmek isteyene şiirleri yeterli gelir aslında…

Şahsım adına Cahit zarifoğlunun şiirlerini çok beğeniyor ve kendimden bir şeyler buluyorum…

Buraya da şöyle bir dize bırakmak istiyorum: “Anlayabilmek seni, hayata kimsenin bakmadığı pencereden bakabilmek…”

Başkalarının ve kendi dilim ile Cahit Zarifoğlu’nu anlatmaya çalıştım. Ama asıl olarak işin üstadı Cahit Zarifoğlu’nun kendini anlattığı şiiriyle yazımı sonlandırmak istiyorum:

Sultan Şiiri

Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim

Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

Sana zorsa yanmaya razıyım
Kolaysa affı esirgeme

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum
(ACZ)

https://www.ensonhaber.com/biyografi/yazar/cahit-zarifoglu-kimdir

https://www.antoloji.com/sultan-2-siiri/

Kategoriler: Örnek Kişilik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.