KIRDAKİ ZAMBAK VE GÖKTEKİ KUŞ

Saadet Başaran tarafından tarihinde yayınlandı

Kitap Adı: KIRDAKİ ZAMBAK ve GÖKTEKİ KUŞ
Yazar: SØREN KİERKEGAARD
Sayfa Sayısı: 55
Basım Yılı: 1. Basım 2020
Yayınevi: Pinhan Yayıncılık

Bu ayın mercek altına alarak inceleyeceğimiz konusu olan “İdrâk” kavramına girmeden önce “Kierkegaard da kimmiş” diyenler için kısaca tanıtalım. Søren Kierkegaard, 1813-1855 yılları arasında yaşamış olan Danimarkalı filozof ve teologtur. Varoluşçuluk ekolüne bağlıdır hatta kurucularındandır diyebiliriz. Felsefesinde bireyi merkeze almıştır. Katı bir dini eğitim içerisinde büyümüş, mevcut Hristiyanlığın yozlaşmış olduğunu söylemiş ve eleştirmiştir.
İdrâk kavramına, etimolojik olarak bakacak olursak Arapça “drk” kökünden gelir. Kavuşmak, nihâi sınıra ulaşmak, fark etmek, anlamak, bilmek gibi anlamlarda kullanılır. Psikoloji literatüründe “Algı” olarak ifade edilen kavramdır. İdrâk, kavram olarak ve kavrayış olarak derinlik ifade eder. Psikoloji, insanın duyu organlarının uyarılmasıyla beyindeki sinyalleri harekete geçirdiğini ve sonuçta da algının oluştuğunu söyler. İbni Sina ve Gazâli gibi İslam âlimleri idrâkin yani algılamanın, dıştaki hakikat değil, onu algılayan duyu organında meydana gelen oluşum olarak ifade ederler. Nitekim bilim açısından da aslında böyledir. Örnek vermek gerekirse, nesneler aslında renksizdir. Nesneleri renkli olarak algılamamızın nedeni farklı dalga boylarındaki ışığın gözümüzü uyarması ve zihnimizin bunları renk olarak algılamasıdır. Bunun tersi olarak göremediğimiz ve duyamadığımız şeyler de vardır ki onlar için de yoktur diyemeyiz. Örneğin kulağımız belli desibeldeki sesleri duyabilir ve gözlerimiz belli uzaklıktaki nesneleri görebilir. Ancak biz onları algılayamıyoruz diye olmadıklarını iddia edemeyiz. Kur’an’da da geçtiği gibi “Gözler onu idrâk edemez….”* Nasıl ki duyularımızla bazı şeyleri algılayamıyoruz, Yaratıcımızı da akılla veya duyularımızla algılayamayız ama var olduğunun belirtileriyle varlığını kabul ederiz. Kendisini görmeden sadece gölgesinden ağacı tanıyabildiğimiz gibi.
Kitapla ilişkilendirecek olursak, Kierkegaard Hz. İsa’nın Dağ Vaazının tefsirini yapmış diyebiliriz. Dağ Vaazında şöyle geçer:

“ Ne yiyip ne içeceğiz ya da ne giyeceğiz diye kaygılanmayın. Gökteki kuşları seyredin! Onlar ekmez, biçmez ve ambarlara istiflemez. Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir an uzatabilir? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı’nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi? Siz önce Tanrı’nın krallığının ve onun adaletinin ardından gidin. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.”
Bizler doğadaki örneklerle bazı şeyleri idrâk ederiz. Kırdaki zambaktan ve gökteki kuştan sessizliği, sabretmeyi, itaatkârlığı öğrenebiliriz. Belki konuşmak bizim kolayca yapabildiğimiz bir şey olduğu için susma meziyetini idrâk edemeyiz. Özgür olduğumuz için dilediğimiz her şeyi yapabilmek, bizim kâinattaki her şeyin koşulsuz itaat üzere olduğu gerçeğini idrâk etmemize engel olur. Güneş’in tam vaktinde doğuşu, tam vaktinde batışı, rüzgârın bir emirle yön değiştirmesi, suların belli saatlerde yükselip alçalması ve mevsimlerin değişimi bize her gün karşılaştığımız sıradanlıkta gelir. Benim düşünceme göre en güzel idrak ettiğimiz, içimizdeki engel olunmaz hayret duygusunun şâhikaya çıktığı zamanlardan biri de belgesel izlediğimiz ve doğayla baş başa kaldığımız zamanlardır. Doğanın muntazam uyumu ve düzeni karşısında hayretle seyretmekten kendimizi alamayız. Kierkegaard’ın sorduğu gibi biz de sorarız kendimize, “Peki ama bu sessizlik neden bu kadar muhteşem?” Sessizlik bize artık tefekkür etme yani düşünme zamanımızın geldiğini haber verir. Sessizlikte gürültü yoktur. İttifak içindeki düzen bizi rahatlatır. Çünkü insanlar henüz oralara ihtilaf karıştıramamıştır. Yazarın dediği gibi, zambaktan ve kuştan itaati öğrenebilseydik biz de itaati kendimizle öğretebilirdik.
Çoğu zaman, özellikle de yaşadıklarımız bize ağır geldiği zamanlarda, kendimizi dünyanın neresinde bulunduğumuz konusunda boşlukta hissederiz. O zaman da yaşadığımız olayları nasıl idrâk ettiğimizle sınanırız, daha doğrusu idrâk edip edemediğimizle. Kierkegaard nerede olduğumuzu şöyle tarif etmiş:

“Sen Tanrı’da yaşıyorsan, o vakit ister yaşa ister öl, yaşarken işlerin rast gitsin ya da ters gidiyor olsun. İster bugün ister 70 yıl sonra ölecek ol ve ölüme ister denizin dibinde en derininde ister havada infilak ederek kavuşacak ol, sen yine de Tanrı’dan dışarı çıkamazsın. Tanrı’da kendine yakın kalırsın.”
Aslında belki de bütün mesele, kâinatı ve kendimizi doğru okuyup okuyamadığımızla ilgilidir. Okumaya bir daha ve baştan başlayalım. Doğru okuyabilirsek ancak doğruyu idrâk edebiliriz.
Hepimiz gökteki kuştan, kırdaki zambaktan, kendi ağırlığından kat kat fazlasını taşıyabilen karıncadan, ezbere bildiğimiz kedi köpek anlaşmazlığı tabusunu alt üst eden ve kendi yavrusuymuş gibi bir kediye süt veren köpekten, yemeğini sakladığı yeri unutan sincaptan ve daha nicesinden neler öğrenebileceğimizi bir daha ve dikkat nazarıyla bakarak düşünelim. Kant‘ın dediği gibi:

Düşünmeye cüret et!

Kaynakça
https://islamansiklopedisi.org.tr/idrak
https://tr.m.wikipedia.org/wiki/S%C3%B8ren_Kierkegaard
*En’am sûresi, 103


Saadet Başaran

Yemeyi, içmeyi ve gezmeyi çok seven, insan ruhunun labirentlerinde dolaşma yolunda olan, kitapları en iyi dostu gören, çok okuyan mı bilir çok gezen mi sorusuna okuyarak gezsek nasıl olur diye cevap veren, çocukluğunda bir dönem Judo ile ilgilenen ve şu an da özlemini çeken, daha gerçekleştirmek istediği bir sürü hayali olan insanlardan biri...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir