İZLENİYORUM, ÖYLEYSE VARIM

Saadet Başaran tarafından tarihinde yayınlandı

Kitabın Adı: 1984
Kitabın Yazarı: George Orwell
Sayfa sayısı: 350
Yayınevi: Can Yayınları
Basım yılı: 70. Basım Nisan 2020


Mahremiyet, kişinin kendi sırlarını ve sınırlarını ifade eder. Hepimizin, sadece kendimizin müdahale edebileceği ve koruması gereken mahremiyet veya gizlilik sınırları vardır. İnsanlık zamanla kendini sürekli aşmaya çalışmıştır ve bu sayede teknolojide dev gelişmeler kaydedilmiştir. Bununla birlikte mahremiyet konusu da farklı sahalarda korunması gereken bir esnekliğe ulaşmıştır. En önemli mahremiyet alanı bedensel mahremiyetin yanında teknolojik mahremiyet konusunda da yasalarla gizliliğimiz korunmaya çalışılmıştır. Ancak fiziksel çevre itibariyle gittikçe yalnızlaşan insanlar çareyi hiç çaba sarf etmeden önlerine sunulan sosyal medya sitelerinde “sosyalleşerek” bulmuşlar ve kendilerine sunulan bu fırsat ile daha görünür hâle gelmeye başlamışlardır. Kendilerine sunulan bu fırsata karşılık insanlar seve seve en gizli bilgilerini sosyal medyada paylaşmaktan çekinmemişlerdir.


Bu konuyu kitabımız bağlamında değerlendirecek olursak, 1984’ün bilinen en meşhur distopyalardan biri olduğunu hepimiz duymuşuzdur. Gelecekte insanlığı bekleyen kötümser bir senaryo olan distopyalar aynı zamanda ileri görüşlü birinin insanlığa uyarısı niteliğindedir. Öyle bir zaman hayal edin ki, evlerinize sorgusuz sualsiz bir şekilde konulan tele-ekranlar sizin her hareketinizi ve sesinizi kaydediyor. Her gün otoritenin sizlere sunduğu görüntüleri izlemek zorunda ve ne derse karşı çıkmadan kabul etmek zorundasınız. Otoritenin istemediği hiçbir sözcüğü kullanamazsınız çünkü bu “düşüncesuçu” sayılır. Her nereye giderseniz gidin sürekli gözetim altındasınız ve her an yok edilmesi gerekenler listesinde isminiz yazılıyor olabilir.

Aslında günümüz dünyasıyla kitaptaki dünyayı karşılaştıracak olursak evlerimizdeki televizyonlar, her an elimizin altında olan cep telefonları sayesinde zihinlerimiz kolaylıkla ikna edilebilir ve nerede olduğumuzu gönüllü olarak paylaşabiliriz. Bizim mutlu mesut sosyalleştiğimiz platformlarda çoğu insanın yaptığı tek şey “gönüllü kölelik” desek yanlış bir tabir olmayacaktır. Eleştirdiğim nokta sosyal medyada paylaşım yapmak değil elbette, söylemek istediğim gizliliğimizin sınırlarının biz fark etmeden ortadan kalkıyor olmasıdır. Yaşamın her alanında denge prensibi insanın hayatını düzende tutarken mahremiyet konusunda da aynı sistem işler. Her gittiği yeri, her yediği yemeği, her mutlu anını paylaşan insan zamanla kendisine gizli kalan hiçbir şey kalmadığını fark ettiğinde muhtemelen içini mutluluktan farklı bir duygu kaplayacaktır, mesela huzursuzluk.


Gözümüzün gördüğü her yerde bir afiş olması ve üzerinde “büyük biraderin gözü üstünde” yazması gerekmez. Zaten görünür olmak için can atan insanlar için bunun zorla yaptırılması gerekmiyor.
Bugün aklımıza gelen her düşünceyi -söylenmemesi gerekse bile- söylemekte özgürüz. Ancak kitapta yazar şu cümlesiyle, özel hayatın ortadan kalktığı bir zamanda insanın yaşayacağı zorlukları öngörmüş olmalı:
Winston, en kötü düşmanın kendi sinir sistemin, diye düşündü. İçindeki gerilim her an gözle görülür bir belirtiye dönüşebilir. En tehlikelisi ise insanın uykusunda konuşmasıydı.
İçinizden geçen, otorite aleyhinde bir düşüncenin sinir sisteminiz sayesinde dışarı yansıması, yaşamınızın her an tehlikede olduğu gerçeğini hatırlatır.


Kitapta tamamen özgür olan tek varlık köpekler ve proleter denilen alt sınıf vasıfsız insanlardır. Özgür bırakılmalarının tek sebebi ise düşünmekten, akıl yürütmekten, okumaktan uzak olan insanlar oldukları için zararsız görülmeleridir.
Çoğumuz, “bir süper gücün olsa ne isterdin?” diye sorduklarında “başkalarının aklından geçenleri okumak” diye düşünmeden cevap verebiliyoruz. Ancak aklımızdan geçenler de düşünce mahremiyetidir ve empati yapacak olursak kimsenin aklımızdan geçenlerin hepsini bilmesini istemeyiz. Kitabımızda iç parti üyeleri denilen insanlar diğerlerinin aklından geçen her kelimeyi bilebiliyorlardı. Bu da, baskı altında yaşadığınız bir toplumdaysanız ve biraz da durumdan şikayetçiyseniz, toplumda yaşamınıza sağlıklı bir şekilde devam etmeniz imkansız anlamına gelir.


Kitapta, “Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz.” diye bir cümle vardır. İnsanlar zamanla egolarını tatmin etmek için uğraşırken, akıntıya kapılıp diğerleri gibi olduğunu ve kendi biricikliğini kaybettiğini anladığında bu cümleyi düşünmek için geç olacaktır. Kendimizi, gizliliğimizin sınırlarını ve geçmişimizi unuttuğumuzda savaşacak bir tutamağımız da kalmayacaktır.


Bir gönül insanın “Kalpten kalbe bir yol vardır, gözünen görünmez sırdır.” dediği gibi sadece muhataplarının bilebildiği sırlarının olması insanın hayatını çok daha değerli kılacaktır. Ne derler, en değerli hazineler yerin en derinlerinde gizlidir ve her isteyen kolaylıkla ulaşamaz. Her birimizin hayatı yerin derinliklerindeki elmaslar gibidir.


Saadet Başaran

Yemeyi, içmeyi ve gezmeyi çok seven, insan ruhunun labirentlerinde dolaşma yolunda olan, kitapları en iyi dostu gören, çok okuyan mı bilir çok gezen mi sorusuna okuyarak gezsek nasıl olur diye cevap veren, çocukluğunda bir dönem Judo ile ilgilenen ve şu an da özlemini çeken, daha gerçekleştirmek istediği bir sürü hayali olan insanlardan biri...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir