Huzuru Yakalamak

Selma Oda tarafından tarihinde yayınlandı

İnsani ilişkilerimizde problem yaşadığımızda genellikle şu söz çıkar karşımıza: Beklentiler sadece üzer. İnsanlarla ilişki kurarken her daim telkin edilen şey karşıdakinden beklentilerimizi en aza indirmemizdir. Beklentiyi yalnızca insani ilişkilere indirgememiz mümkün müdür? Bugün herhangi bir şey yaparken karşılığında övgü aldığımız derecede yaptığımız iş önemli oluyor, o işe daha bir sıkı sarılıyoruz. Bir işi yaptığımızda ne kadar çok beğeni alıyorsa o işi sevme oranımız o kadar artıyor. Hobilerimize dahi sosyal medyada aldığımız beğeni sayıları yön vermeye başladı. 

Bugünlerde yaptığın her işi Allah için yapmak düşüncesi, sosyal medyada paylaşmak için yapmak düşüncesinden çokça geride kaldı. Resim yapmak, çay içmek, spor yapmak, kitap okumak… Bazen yapılan iyilikler bile yalnızca paylaşım için olabiliyor. Bir ünlünün yardım kampanyası gerçekleştirdiğini görüp seviniyoruz, sonrasında altından daha çok insan tarafından takip edilme arzusu çıkıyor. Bir gün haberleri açıyoruz ve kocaman manşetle yaşlı bir amcaya yapılan iyilik anlatılıyor. Aslında yapılması çok normal olan bir davranışın böylesine farklı bir şey gibi lanse edilmesi bizim o davranışın garipliğine olan inancımızı şekillendiriyor. Aynı davranışı sergilediğimizde ‘ben de iyilik yapıyorum’ düşüncesi oluşuyor. Ve bu nefsimizi okşuyor, kibre kapılıyoruz. Farkında olmadan zihnimizde şu yankılanıyor: Bu davranışın insanlar tarafından iyi olarak nitelendirildi. Aslında nefsimizin istediği de bu değil mi? Yardıma ihtiyacı olan bir insana yardım ediyor olmamız bizim ondan daha üstün olduğumuzun göstergesi olabiliyor ve kibirlenme, diğer bir ifadeyle egomuzun okşanmasına sebep oluyor. Çünkü farkında olmadığımız bir beklenti içerisine girerek yapıyoruz bunu. Karşılığında övgü alıyoruz, bazen tebessüm alıyoruz, sevilmek bile karşılık oluyor. Peki ya karşılık beklemeden yapmak? Karşılık bekleyerek yaptığımızda ve beklemeden yaptığımızda değişen ne oluyor? Benliğimize nasıl bir şekil veriyor? 

Bir iyilik yapmak, bir insanı mutlu etmek, yaptığın her işte yalnızca Allah’ın rızasını gözetmek… Tüm bunlar bizim huzur kaynağımız olup hayatımıza anlam katıyor. En başta yaşamımızın bir amacı oluyor. Sabah yeni bir güne başlarken isteksizce uyanmak yerine yapacağımız iyi şeylerin umudu bize aydınlık bir günün haberini veriyor. Yaşamak için nedene ihtiyaç duyulan, varlığın amacının sorgulandığı bir yaşam ne kadar karmaşık gelir, insanı karamsarlığa sürüklerse belli bir amaç uğruna yaşanan ve anlamı bulunmuş bir yaşamın varlığı da insanı o kadar iç huzura ulaştırıyor. Pozitif bir ruh hali, olaylara farklı bir bakış açısı ve psikolojik iyi oluş birbirini tetikliyor. 

Karşılık beklememek aslında biraz da teslimiyetle birlikte gerçekleşiyor. Teslimiyet için inanmak ve sevmek gerekiyor. Sevmek, yalnızca insanı değil tüm varlığı sevmek. Bir çöpü yerden kaldırmak için doğayı sevmek, susuz kalmış bir kediye su vermek için hayvanatı sevmek, karşıya geçmek için yardım bekleyen yaşlı teyzenin kolundan tutmak için insanı sevmek gerek. Tüm bunları yalnızca Allah için yapabilmek için de Allah’ı sevmek ve O’na teslim olmak gerek. Bu teslimiyeti yaşayabilmek içinse inanmak gerek. Sevgi ve inanç teslimiyeti, teslimiyetse iç huzuru getiriyor. İnsanlardan beklenilenlerle karşılık bulacak tüm beklentiler bir anda yalnızca huzura dönüşüyor. Nasıl ki bir insan huşu içinde namaz kılarken secdede huzuru yakalıyorsa aynı öyle oluyor hayatın her anı. Her anımız secdedeki huzuru yaşarken, gönlümüz o yumuşak hale bürünmüşken kibir ve karşılık söz konusu olabilir mi? 

Kategoriler: Psikoloji

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir